From the official conference web site:

Sex 2.0What is Sex 2.0?

Sex 2.0 will focus on the intersection of social media, feminism, and sexuality. How is social media enabling people to learn, grow, and connect sexually? How is sexual expression tied to social activism? Does the concept of transparency online offer new opportunities or present new roadblocks — or both? These questions, and many more, will be addressed within a safe, welcoming, sex-positive space.

Respecting the confidentiality and protecting the identities of participants who wish to maintain a degree of anonymity will be a top priority at Sex 2.0.

When? April 12, 2008
Where? Spring4th Center, 728 Spring St., Atlanta, GA
» Map of nearby hotels
How much? $10

Note: We will be following the unconference model, which means everyone is a participant rather than a passive attendee. This is YOUR event!


Köşe yazısı ya da gazete okuyarak dünyaya daha geniş bir perspektiften bakıldığına inanan insanlardan değilim. Okumam, eksikliğini de hissetmem. Ara sıra haberler nasıl anlatılıyor/aktarılıyor diye bakarım o kadar.

Yakın zamanda Seda Hepsev‘in yazısıyla (“Sınır Çizgisi: Köşe Yazarlığı, Blog Yazarlığı”) fark ettiğim feminizm/kadın deneyimi/kadın dili ve köşe/blog yazarlığı arasındaki bağlantı ile ayrı bir ilgilenmeye başladım.

Feminist/kadın yazar ve kuramcılar, yazdıkları konular ve yazma üsluplarıyla farklılar. Tabii ki bu durum herkes adına konuşan ve yazan erkekleri rahatsız ediyor.

» Read the rest of the entry..


Ucuz köşe yazısı başlangıcı yapayım ve cinselliğin yaşamdaki en önemli üç şeyden biri olduğunu söyleyerek başlayayım. Bunun arkasına ‘hiç şüphesiz…’ diye devam etmek gelirdi kesin, ancak yeni bir paragrafa geçeyim:

Biraz önce ntvmsnbc.com ana sayfasında şu haberi gördüm: “Sperm sorununa ‘kökten’ çözüm.” Demişler ki, bazı bilim insanları kök hücreden yapay sperm yapmayı başarmışlar ve bunu fareler üzerinde olumlu şekilde denemişler. İnsanlarda da başarılı olması durumunda kısırlık da bitecekmiş. Buna karşı çıkan kişiler ise ‘erkekleri gereksiz bir tür haline getireceğini’ söylemişler habere göre. Bu sözü erkeklerin dediğine şüphe yok.

» Read the rest of the entry..


The HungerThe Hunger… Kötü bir korku filmi olmasını tercih ederdim. Her neyse, önce birkaç bilgi vereyim filmle ilgili. Filmin yönetmeni Tony Scott, ve evet, Ridley Scott’ın kardeşi.

Filmde Catherine Deneuve, David Bowie ve Susan Sarandon başrolleri paylaşıyorlar. Blaylock (Deneuve) bildiğimiz kadın vampir. Filmde vampirliğin lafı edilmiyor hiç, dişli (fang) vampirler de yok. Ancak bilindik kadın vampir imgeleri bulunuyor: cinsellik, baştan çıkarma ve tabii ki kan.

Baştan çıkaran kadın vampir miti nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum. Birkaç tahminde bulunacak olursam: Baştan çıkarma işi zaten Havva’ya dayanıyor. Birçok resimde, edebiyat eserinde ve filmde de görürüz kadınların erkekleri cinselliklerini kullanarak baştan çıkardıklarını. Peki bu vampir işi nedir? Vampir olgusunu sembolik düşünürsecek olursak: vampir nedir? kan içen. Kan içmek ne demek, yaşamı almak. Bram Stoker’ın Dracula‘sında bir karakter der ki: “Blood is the life/Kan hayattır” Yani, bir şekilde yaşamı elden almak. Psikanalitik bakarsak, biçare erkeğin iğdiş edilmesi olarak da yorumlanabilir.

» Read the rest of the entry..


Dellamorte DellamoreDrugs, sex, rock ‘n roll! Hayır pardon. Aşk, seks ve ölüm.

Dellamorte Dellamore, bu işin ustası olan İtalyanlar tarafından yapılmış bir korku filmi. Artık filmlere, şu tür deyip geçemiyoruz. Bu film de böyle: korku, komedi, fantazi, aşk vs.

Bu filme ben birkaç tanım söyleyecek olursam: tuhaf, grotesk, karanlık ve nekrofili…

Küçük bir araştırma sonrası ne anlama geldiğini öğrendiğim film adı (ki zaten morte ve amore sözcüklerini biliyoruz da, bu della takısı nedir) ‘ölüden ve aşktan’ (of dead and of love) anlamına geliyor. Filmde de sık sık ölüm ve aşkın bir araya geldiğini görüyoruz. Filmde pek gün yüzü görmüyoruz, gördüklerimiz ise yine çok rahat sahneler değil. Bu film hakkında çok fazla diyecek bir şeyim yok aslında. Zombi filmlerinde (bu tamda bir zombi filmi değil aslında) çok sık kullanılan ‘biz de onlardan farklı değiliz’ mesajı sık sık veriliyor. Daha derin ifadelerle ama :)

» Read the rest of the entry..


Flesh GordonNerede gördüm de Flesh Gordon‘u edindim şu an hatırlamıyorum. Bu film hakkında bir şeyler demeye nereden başlanır ki?

Filmin adının Flash Gordon‘a gönderme olduğunu söylememe gerek yok. Bu film, erotik/soft porn, aksiyon, macera, komedi, bilimkurgu türlerini kapsayan bir film. Listeye bak?!

Her neyse… Filmi henüz izlemedim, izler miyim onu da bilmiyorum, ama sanmıyorum. Şöyle bir göz attım ve sizler için aşağıdaki ekran görüntülerini aldım.

Filmin konusuna geçmeden, filmin başında bulunan ilginç yazıyı buraya aktarayım:

» Read the rest of the entry..

Tags: ,

La PianisteMichael Haneke‘nin La Pianiste adlı filmi son yıllarda izlediğim en güzel filmlerden bir tanesi.

Sinema, edebiyatla karşılaştırıldığında, psikolojinin derinliklerine inemez derler (bu filmin de bir uyarlama olduğunu hatırlatayım). Bence, bu film bu kanıda olanlara güzel bir yanıt. Böyle düşünmemin bir nedeni de, edebiyatın okuyucunun düşgücünü çalıştırdığı savı (ki gerçektir de). Bu film de, her şeyi söylemiyor, birçok şeyi izleyici düşünüyor, Erica Kohut’un (Isabelle Huppert) yaşadığı değişimle ilgili psikolojik detayları örneğin.
Bu film hakkındaki bu olumlu düşüncelerimin, filmin benim için adeta bir fetiş nesnesi olmasıyla ilgili midir bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, bu film gerçekten mükemmel. Isabelle Huppert ise filmde tek kelimeyle mükemmel oynuyor.

» Read the rest of the entry..


mumblings on life, literature, computers, media, whining, university life, movies, poetry, music, internet, procrastination, technology, media, horror, gender, blogging, concerts, film studies, wordpress, sexuality, vegetarianism, ideology, i greatly dislike sugar in my coffee, and all other unnecessary crap you would otherwise ignore.