FrostbitenFrostbiten merak ettiğim bir filmdi. İsveç yapımı bir vampir filmi. Hatta Beyazperde‘nin dediğine göre Shaun of the Dead ve Cemetery Man‘e (yani Dellamorte Dellamore) benzeyen bir film.

Söyler misiniz ey Beyazperde’dekiler, nesi benziyor bu filmin onlara? Hangi vampir klişesi/geleneği Shaun of the Dead ya da Dellamorte Dellamore‘ye benziyor? Tamam, benzemesini komedi öğelerine bağlıyorsunuz ama, hiçbir şekilde iki filmdeki komedi kullanımı Frostbiten ile benzeşmiyor.

Kabul ediyorum, vampirlerin İsveç’te, yani yılın kayda değer kısmının karanlık geçtiği bir yerde bulunuyor olması güzel bir yenilik ve orijinal. Ancak geriye kalan her şey gerçekten klişe. Vampirler hakkında şimdiye kadar ne biliyorsanız bu filmde var. Fang’ler (diş), kan emme, ‘hayvani’ olma, haçtan ürkme, sarımsaktan rahatsız olma (argh! evet!) ve fazlası… Film klişelerle dolu ve ne olacağını tahmin etmek hiç zor değil. Birkaç gore sahnenin güzel olduğunu kabul ediyorum, ama bazı şeyler yine abartı yapılmış.

» Read the rest of the entry..

Tags: , ,

The DescentYıllar önce ilk kez korku filmlerine merak saldığımda hatırlıyorum da… Evil Dead ve Evil Dead II‘yi arka arkaya izlediğim gün biraz huzursuz olmuştum. Oldukça önceydi ama bu. Yamyam filmlerinin en ünlüsü sayılabilecek Cannibal Holocaust‘u ilk izlediğimde ise bir tansiyon düşmesi yaşamıştım. Ancak hiçbiri gerçek anlamda korkutmamıştı. Sadece gerginlik ve kısa süreli huzursuzluk yaratmışlardı.

The Descent! Yıllardır böyle bir şey izlemedim. On yaşındayken Freddy’yi izlemek gibi bir deneyimden bahsediyorum. Dün, film bittikten sonra ‘Allah belanızı versin!’ dedim. Konuşamadım doğru düzgün huzursuzluktan… Şimdi umrumda değil o ayrı. :)

Filmle ilgili söyleyecek birkaç şeyim var.

» Read the rest of the entry..

Tags: ,

Night of the Bloody ApesOh boy!

Ne kadar kötü bir film! Arkadaş ortamında ve biraz alkolle güzel olabilir. Her neyse, Night of the Bloody Apes, 1969 yapımı bir Meksika filmi. Gore sahneler bulunuyor ancak pek de korku filmi sayılmaz.

Film hakkında kısa bilgi verecek olursak: bildiğimiz ‘çatlak bilimadamı’ filmi. Oğlu ölüm döşeğinde olan bir doktorun, oğlunu, ona goril kalbi naklederek kurtarmaya çalışması. Tahmin edeceğiniz gibi, bu nakil sonrası oğul Julio gorile dönüşüyor. [ek: yazmayı unutmuşum, daha sonra da ölmek üzere olan bir kadının kalbini naklediyorlar. Bu ameliyat sonrası Julio’nun efemine olmasını bekliyordum dört gözle, ama olmadı :). O filmi de ben çekeceğim inşallah.] Ancak cinsellik gibi insani ihtiyaçları devam ediyor. Hayvanlaşmak dışında, bir nevi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde durumu aslında. Ama bu filmde çıplaklığın kullanımı bunu göstermek için değil pek tabi: daha fazla izleyici çekmeye çalışmak. Erkeklerin ölüşünü detaylı olarak görürken, kadınların vücutlarını görüyoruz. Bazı detaylar Hawthorne’un “The Birthmark” öyküsünü oldukça hatırlatıyor aslında. Örneğin bu filmde de bir ocak bulunuyor, öldürülenlerin yakıldığı.

» Read the rest of the entry..


Little Shop of HorrorsThe Little Shop of Horrors, Roger Corman’ın onlarca düşük bütçeli filmlerinden biri. Film, iki günde çekilmesiyle ünlü. Hatta, iki günde çekilmiş en iyi film olduğu da söylenmekte.

Film, oldukça tuhaf, grotesk ve komik…

Filmi komik yapan şeylerden birisi, Seymour hariç her karakterin steryotip olması. Seymour’ın annesi hastalık hastası bir kadın. İşvereni Mushnik, işler iyi gitmeye başlayınca Seymour’ı oğlu yerine koyan paragöz birisi. Audrey para ve başarının arkasından koşan bir kadın. Sürekli, şu kişi öldü bu kişi öldü diye gelen başka bir kadın var. Jack Nicholson’ın oynadığı küçük bir karakter ise mazoşist bir adamı oynuyor.

Filmde oldukça tuhaf şeyler var. Seymour şans/kaza eseri katil oluveriyor. “Beni besle! Beni besle” diye seslenen bir bitki de cabası.

» Read the rest of the entry..


The HungerThe Hunger… Kötü bir korku filmi olmasını tercih ederdim. Her neyse, önce birkaç bilgi vereyim filmle ilgili. Filmin yönetmeni Tony Scott, ve evet, Ridley Scott’ın kardeşi.

Filmde Catherine Deneuve, David Bowie ve Susan Sarandon başrolleri paylaşıyorlar. Blaylock (Deneuve) bildiğimiz kadın vampir. Filmde vampirliğin lafı edilmiyor hiç, dişli (fang) vampirler de yok. Ancak bilindik kadın vampir imgeleri bulunuyor: cinsellik, baştan çıkarma ve tabii ki kan.

Baştan çıkaran kadın vampir miti nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum. Birkaç tahminde bulunacak olursam: Baştan çıkarma işi zaten Havva’ya dayanıyor. Birçok resimde, edebiyat eserinde ve filmde de görürüz kadınların erkekleri cinselliklerini kullanarak baştan çıkardıklarını. Peki bu vampir işi nedir? Vampir olgusunu sembolik düşünürsecek olursak: vampir nedir? kan içen. Kan içmek ne demek, yaşamı almak. Bram Stoker’ın Dracula‘sında bir karakter der ki: “Blood is the life/Kan hayattır” Yani, bir şekilde yaşamı elden almak. Psikanalitik bakarsak, biçare erkeğin iğdiş edilmesi olarak da yorumlanabilir.

» Read the rest of the entry..


Texas Chainsaw Massacre (2003)Bu ara çok fazla eski korku filmlerinin tekrar yapımları (remake) geliyor sürekli. Texas Chainsaw Massacre‘da 1976’da Tobe Hopper tarafından ilki çekilmiş serinin yeni bir tekrar yapımı. Yeni bir film değil aslında, ancak yakında Türkiye’de vizyona girecek.

Seriden ilk iki filmi yıllar önce izlemiştim. İlk filmi çok detaylı hatırlamıyorum ancak pek sevmemiştim. İkinci film nispeten daha güzeldi. Önceden yazdığım bazı film eleştirilerine daha çok kültürel açıdan bakıyordum. Konu korku filmleri olunca bunları biraz görmezden geliyorum: korku filmlerinin ayrı bir yeri bulunuyor benim için. Korku filmleri toplumsal cinsiyet (gender) bağlamında çok fazla materyal veriyorlar aslında. Ancak dediğim gibi bir korku/gore filmini güzel yapan ne kadar çok kan içerdiğidir :). Bu noktada ilginç bir şey var. Bir akademisyen melodrama, korku ve porno türleriyle ilgili bir tablo yapmıştı: gözyaşı / kan / ejakulasyon. Ancak konumuz bu değil :)

» Read the rest of the entry..


Dellamorte DellamoreDrugs, sex, rock ‘n roll! Hayır pardon. Aşk, seks ve ölüm.

Dellamorte Dellamore, bu işin ustası olan İtalyanlar tarafından yapılmış bir korku filmi. Artık filmlere, şu tür deyip geçemiyoruz. Bu film de böyle: korku, komedi, fantazi, aşk vs.

Bu filme ben birkaç tanım söyleyecek olursam: tuhaf, grotesk, karanlık ve nekrofili…

Küçük bir araştırma sonrası ne anlama geldiğini öğrendiğim film adı (ki zaten morte ve amore sözcüklerini biliyoruz da, bu della takısı nedir) ‘ölüden ve aşktan’ (of dead and of love) anlamına geliyor. Filmde de sık sık ölüm ve aşkın bir araya geldiğini görüyoruz. Filmde pek gün yüzü görmüyoruz, gördüklerimiz ise yine çok rahat sahneler değil. Bu film hakkında çok fazla diyecek bir şeyim yok aslında. Zombi filmlerinde (bu tamda bir zombi filmi değil aslında) çok sık kullanılan ‘biz de onlardan farklı değiliz’ mesajı sık sık veriliyor. Daha derin ifadelerle ama :)

» Read the rest of the entry..


An American Werewolf in ParisAn American Werewolf in London‘daki karakterlerden esinlenerek yapılan bir film.

Bu film de, yine n tane türün özelliklerini taşıyor: komedi, romans, korku vs.

Tipik Amerikan filmi özelliklerini de görüyoruz. Her zamanki gibi, Avrupa yine tuhaf bir yer olarak gösteriliyor. Çok fazla spoiler vermeden bazı noktaların altını çizecek olursam: Üç Amerikalı genç Fransa’ya tatile giderler ve orada bazı olaylara tanık olurlar… Afişte gördüğümüz iki genç Eiffel Kulesi üzerinde bungee jumping esnasında bir şekilde tanışıyorlar.

Bu werewolf ise olayı ise bir grup dazlak/skinhead‘in dünyayı zayıflardan temizlemesi şeklinde kullanılmaya çalışılıyor. Amaç ise haliyle onları durdurmak. Neo-Nazi olayları yani. Bu durumdan bir yerde kısaca bahsediliyor aslında, öykü bunun üzerine kurulu değil.

» Read the rest of the entry..


Bir süre önce bulduğum bir site. Gerçekten çok güzel bilgiler ve de filmler içeren bir yer. Güzel derken filmler hakkında yazıları kastediyorum.

Adı üstünde, kötü filmlerle ilgilenen bir site. Çok kapsamlı değil, daha doğrusu daha kapsamlı siteler var bu konuyla ilgili. Ancak bu site hem ciddi ve samimi hem de güzel bilgiler içermekte.

Cinema de Merde!

Tags: , ,

Pennywise

Geçen hafta bir derste hoca bir şeyi anlatmak için Pennywise (üstteki palyaço) örneğini verdi, aklıma geldi. Stephen King’in O (It) adlı romanını küçükken okumuştum. Bir de film mevzusu var tabi, şu an hayal meyal hatırlamaktayım.

Bir de Jaws ve Child’s Play var tabii ki. Ah ah! Çocukluğumuzu zehir ettiler!

» Read the rest of the entry..

Tags: ,

mumblings on life, literature, computers, media, whining, university life, movies, poetry, music, internet, procrastination, technology, media, horror, gender, blogging, concerts, film studies, wordpress, sexuality, vegetarianism, ideology, i greatly dislike sugar in my coffee, and all other unnecessary crap you would otherwise ignore.