Son iki günü İstanbul’da geçirdim. Ben ve yüksek lisans programından arkadaşlarım Fırat, İrem, Linda ve Özlem ile bir cağdaş dans performansını bahane edip bu yolculuğu ayarladık. Daha keyifli ve rahat olduğundan trenle gitmeyi tercih ettik. Trenleri ve özellikle raylardan gelen sesleri çok seviyorum. Neyse, yemekli vagonda içkilerimizi içtikten sonra birkaçımız, en son vagonun orada yere çöküp şarap içmeye başladık. Bu sırada çok ilginç ve hatta tuhaf bir DDY görevlisiyle de tanıştık (Özlem pek sevmedi kendisini, ben de sevdim denemez ama ilginç biriydi işte). Daha sonra ben uyuyanlara katıldım.

» Read the rest of the entry..


Ben ve lisansüstü programdan arkadaşım Fırat dalga geçerek günün gazetesini okuyoruz. Dikkat ederseniz haberler genelde çok kötü yazılıyorlar ve bu şekilde okumaya eğiliminiz varsa oldukça komik oluyorlar – bir şeyleri çok ciddiye alan birisi değilseniz. Fırat’la olan konuşmalarımız da genelde bu şekilde, böyle bir bilinç-akışıyla gidiyor.

Bu videoyu ofisimizde çektik, tavan oldukça yüksek olduğundan ve içerisi oldukça boş olduğundan ses bir miktar yankı yapmış. Bir süre genişekran/16:9 olan bu videoyu Quicktime’da encode etme problemi yaşadıktan sonra sorunu hallettim ve birkaç ufak tefek montajla bu hale getirdim.

*: Videoda yanıtı var.

[FYI: The video is in Turkish] I and Firat – a friend from grad school – is reading the news on the newspaper in a mocking way. News are written very badly if you pay attention and they are quite funny if you have that tendency or unless you are someone who takes things really seriously. This is sort of how our speech goes with Firat, with this kind of stream of consciousness.

We shot this in our office; because the ceiling is quite high and the office is quite empty, there is some echo in the sound. After having some problems with widescreen/16:9 encoding, I solved the issues by playing with the settings manually, and with a couple of editing I came up with this.


Doğrusu bu dilde yazılmış kayda değer bir blog henüz görmedim. Pek blogosfer insanı değilim gerçi, her ne kadar blog’umla uğraşsam da. Sanırım bu dildeki blogların çoğu ya eş dost için ya da belli bir konu üzerine (arabalar?) yazılan şeyleri içeriyor.

Bu konuya giriş paragrafından sonra, asıl bahsedeceğim konuya gireyim: Bir arkadaşımın blogu olduğunu öğrendim. Pek bakmadığı için adresini bile unuttuğunu söylediği blogu okuduğumda hayran kaldığımı söylemeliyim. Dili kullanışındaki mükemmelliği ve bir şeyleri ifade ediş tarzı öylesine güzel ki… Bu yüzden bu blogu salt bir web günlüğü olarak görmemek gerek. Blogun adı “we talked of death and this was life to us.” Yazan kişinin bir kadın olduğunu söylersem aklınıza ilk gelenin ne olacağını da biliyorum. Hayır, değil! Bahsettiği şeyler benim için, kendi deyimiyle “genç kız” yazılarından fazlası. O da bunun farkında elbet, ancak yazı yazma konusundaki güven eksikliği (hangimiz de yokki, Damla?) nedeniyle çekiniyor yazmaya devam etmeye.

Her ne kadar insanlar okusun diye yazmıyorsak da bu blogları, okuyan birilerinin olduğunu bilmek ve yorumlar almak her zaman güzeldir. Bu nedenle, tıklayınız buraya


Beş aydır askerde olan arkadaşım Emre bugün döndü. Fatih ile birlikte AŞTİ’den karşılamaya gittik haber vermeden. Görünce bizi afalladı, sarıldık sonra :)

Özlemişim. Çok ters bir zamanda geldi ama. Şimdi gönül sohbet etmek, içmek, gezmek ister. Finaller yaklaştı, onlardan önemlisi (daha çok vakit alan) paper‘lar, ödevler var.

Bir süre sıktıktan sonra kendimi, rahatlamış olacağım.


mumblings on life, literature, computers, media, whining, university life, movies, poetry, music, internet, procrastination, technology, media, horror, gender, blogging, concerts, film studies, wordpress, sexuality, vegetarianism, ideology, i greatly dislike sugar in my coffee, and all other unnecessary crap you would otherwise ignore.