Night of the Bloody ApesOh boy!

Ne kadar kötü bir film! Arkadaş ortamında ve biraz alkolle güzel olabilir. Her neyse, Night of the Bloody Apes, 1969 yapımı bir Meksika filmi. Gore sahneler bulunuyor ancak pek de korku filmi sayılmaz.

Film hakkında kısa bilgi verecek olursak: bildiğimiz ‘çatlak bilimadamı’ filmi. Oğlu ölüm döşeğinde olan bir doktorun, oğlunu, ona goril kalbi naklederek kurtarmaya çalışması. Tahmin edeceğiniz gibi, bu nakil sonrası oğul Julio gorile dönüşüyor. [ek: yazmayı unutmuşum, daha sonra da ölmek üzere olan bir kadının kalbini naklediyorlar. Bu ameliyat sonrası Julio’nun efemine olmasını bekliyordum dört gözle, ama olmadı :). O filmi de ben çekeceğim inşallah.] Ancak cinsellik gibi insani ihtiyaçları devam ediyor. Hayvanlaşmak dışında, bir nevi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde durumu aslında. Ama bu filmde çıplaklığın kullanımı bunu göstermek için değil pek tabi: daha fazla izleyici çekmeye çalışmak. Erkeklerin ölüşünü detaylı olarak görürken, kadınların vücutlarını görüyoruz. Bazı detaylar Hawthorne’un “The Birthmark” öyküsünü oldukça hatırlatıyor aslında. Örneğin bu filmde de bir ocak bulunuyor, öldürülenlerin yakıldığı.

» Read the rest of the entry..


The HungerThe Hunger… Kötü bir korku filmi olmasını tercih ederdim. Her neyse, önce birkaç bilgi vereyim filmle ilgili. Filmin yönetmeni Tony Scott, ve evet, Ridley Scott’ın kardeşi.

Filmde Catherine Deneuve, David Bowie ve Susan Sarandon başrolleri paylaşıyorlar. Blaylock (Deneuve) bildiğimiz kadın vampir. Filmde vampirliğin lafı edilmiyor hiç, dişli (fang) vampirler de yok. Ancak bilindik kadın vampir imgeleri bulunuyor: cinsellik, baştan çıkarma ve tabii ki kan.

Baştan çıkaran kadın vampir miti nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum. Birkaç tahminde bulunacak olursam: Baştan çıkarma işi zaten Havva’ya dayanıyor. Birçok resimde, edebiyat eserinde ve filmde de görürüz kadınların erkekleri cinselliklerini kullanarak baştan çıkardıklarını. Peki bu vampir işi nedir? Vampir olgusunu sembolik düşünürsecek olursak: vampir nedir? kan içen. Kan içmek ne demek, yaşamı almak. Bram Stoker’ın Dracula‘sında bir karakter der ki: “Blood is the life/Kan hayattır” Yani, bir şekilde yaşamı elden almak. Psikanalitik bakarsak, biçare erkeğin iğdiş edilmesi olarak da yorumlanabilir.

» Read the rest of the entry..


Texas Chainsaw Massacre (2003)Bu ara çok fazla eski korku filmlerinin tekrar yapımları (remake) geliyor sürekli. Texas Chainsaw Massacre‘da 1976’da Tobe Hopper tarafından ilki çekilmiş serinin yeni bir tekrar yapımı. Yeni bir film değil aslında, ancak yakında Türkiye’de vizyona girecek.

Seriden ilk iki filmi yıllar önce izlemiştim. İlk filmi çok detaylı hatırlamıyorum ancak pek sevmemiştim. İkinci film nispeten daha güzeldi. Önceden yazdığım bazı film eleştirilerine daha çok kültürel açıdan bakıyordum. Konu korku filmleri olunca bunları biraz görmezden geliyorum: korku filmlerinin ayrı bir yeri bulunuyor benim için. Korku filmleri toplumsal cinsiyet (gender) bağlamında çok fazla materyal veriyorlar aslında. Ancak dediğim gibi bir korku/gore filmini güzel yapan ne kadar çok kan içerdiğidir :). Bu noktada ilginç bir şey var. Bir akademisyen melodrama, korku ve porno türleriyle ilgili bir tablo yapmıştı: gözyaşı / kan / ejakulasyon. Ancak konumuz bu değil :)

» Read the rest of the entry..


Rocky IVRocky IV üzerine yazdığım kısa ve basit bir final sınavı. Zaten research paper‘ımız olduğundan biraz formalite sınavıydı, ki zaten response tadında olacaktı. Güzel fikirler var, ancak dediğim gibi çok özenli değil.

Yazdığım kısacık giriş/introduction paragrafını sildim. Yazı, Rocky IV’e race/gender/class (ırk/~cinsiyet/sınıf) konularından bakıyor. Buyrun okuyun:

» Read the rest of the entry..


An American Werewolf in ParisAn American Werewolf in London‘daki karakterlerden esinlenerek yapılan bir film.

Bu film de, yine n tane türün özelliklerini taşıyor: komedi, romans, korku vs.

Tipik Amerikan filmi özelliklerini de görüyoruz. Her zamanki gibi, Avrupa yine tuhaf bir yer olarak gösteriliyor. Çok fazla spoiler vermeden bazı noktaların altını çizecek olursam: Üç Amerikalı genç Fransa’ya tatile giderler ve orada bazı olaylara tanık olurlar… Afişte gördüğümüz iki genç Eiffel Kulesi üzerinde bungee jumping esnasında bir şekilde tanışıyorlar.

Bu werewolf ise olayı ise bir grup dazlak/skinhead‘in dünyayı zayıflardan temizlemesi şeklinde kullanılmaya çalışılıyor. Amaç ise haliyle onları durdurmak. Neo-Nazi olayları yani. Bu durumdan bir yerde kısaca bahsediliyor aslında, öykü bunun üzerine kurulu değil.

» Read the rest of the entry..


White Man's BurdenWhite Man’s Burden, ırklar arası güç ilişkilerinin tersine dönmüş bir Amerika’da işinden kovulan Louis’in (Travolta) öyküsünü anlatıyor. Louis, işinden kovulduktan sonra, yaşamını yola koymak için işvereni Thaddeus’ı (Benafolte) kaçırıyor. Geri dönüşümü olmayan ve çorap söküğü gibi gelen olaylar gelişiyor. Ödevim için seçtiğim bu filmi tekrar izledikten sonra bir şeyler yazayım istedim:
Film, sözüm ona, tersine dünyayı bize gösterek, Afro Amerikalıların (bundan sonra yerden kazanmak için siyah diyeceğim) çektiklerini gösteriyor. Bazı noktalarda güzel eleştirilerde bulunduğu açık (örneğin, filmde, her televizyon kanalında siyahların gözükmesi, ya da Louis’in oğlunun ısrarla siyah kahraman oyuncağını istemesi gibi). Ancak bu tersine dünyayı gösterirken, siyahların popüler kültür steryotiplerini de yinelediğini görüyoruz. Örneğin, Travolta tipik siyah steryotipi olan yayıla yayıla yürüme, konuşurken ellerini kollarını yayma gibi beden dili öğelerini kullanıyor. Bunun dışında, (siyah) polisler geldiğinde, bardan bir anda bir grubun çıktığını görüyoruz. Bu da başka bir siyah steryotipi olan çeteye (gangstar/mob) gönderme. Yol kenarında kavga eden beyazlar (yani, siyahlar), yol kenarında bekleyen beyaz (yani, siyah) bir fahişe… Bu film bize Afro Amerikalılar hakkında ne söylüyor: Bunların, steryotipleri yineleyerek var olduğunu.

» Read the rest of the entry..


Brokeback Mountain - AfişBir süredir bu filmle ilgili yazımı yazmak için bekliyorum. Gecikmenin bir nedeni, acaba filmi yanlış mı okuyorum düşüncesiydi. Ancak yanıldığımı düşünmüyorum. Her neyse, yazı şöyle gidiyor: Bir Hollywood filmi olması gerekçesiyle, filmi görmeden çok da başarılı olmayacağı inancına sahiptim. Daha çok şunu kastediyorum: Hollywood böyle bir filmi boşuna yapmaz, arkasında illaki bir şey vardır. Beni pek şaşırtmayan, önyargılarımı ise pek yanıltmayan bir film oldu. Sayfanın bir yerlerinde kişisel sayfasına bağlantı bulabileceğiniz arkadaşım Gözde ise, filmin güzel bir aşk öyküsü olduğunu söylüyordu. Ada (The Island) adlı filmde başlayan anlaşmazlığımız bu filmde de devam ediyordu ki, bir gün “sanırım bu film benim sandığım kadar masum değil” dedi. Bu sırada ben ise, bir film çalışmaları akademisyeninin filmle ilgili röportajını okumamla, Gözde’nin tarafına yaklaşıyordum. Ancak filmle ilgili çıkarımlarımı tekrar gözden geçirdiğimde, tekrar ikna oluyorum.

Bu ve şu bağlantıda okuyabileceğiniz iki yazı var. Benshoff, filmin bir aşk öyküsü değil, homofobinin gösterildiği bir film olduğunu söylüyor. Bu şekilde düşündüğümüzde farklı düşünebiliyoruz. Peki, aşağıda uzunca yer verdiğim sınavımda/makalemde yazdıklarımı düşününce ne ortaya çıkıyor? Bunu bilemiyorum. İlk bağlantıdan aldığım, aşağıdaki alıntıya bakın:

» Read the rest of the entry..


Geçenlerde, bölümden arkadaş ve hocalarla birlikte The New World adlı filmi izlemeye gittik. Eh, bölüm Amerikan Kültürü ve Edebiyatı olunca, Amerika Yerlilerinin, beyaz adamın ve olayların nasıl yansıtıldığına dikkat edildi. Benim kişisel kanıma gelince:

» Read the rest of the entry..


mumblings on life, literature, computers, media, whining, university life, movies, poetry, music, internet, procrastination, technology, media, horror, gender, blogging, concerts, film studies, wordpress, sexuality, vegetarianism, ideology, i greatly dislike sugar in my coffee, and all other unnecessary crap you would otherwise ignore.