White Man's BurdenWhite Man’s Burden, ırklar arası güç ilişkilerinin tersine dönmüş bir Amerika’da işinden kovulan Louis’in (Travolta) öyküsünü anlatıyor. Louis, işinden kovulduktan sonra, yaşamını yola koymak için işvereni Thaddeus’ı (Benafolte) kaçırıyor. Geri dönüşümü olmayan ve çorap söküğü gibi gelen olaylar gelişiyor. Ödevim için seçtiğim bu filmi tekrar izledikten sonra bir şeyler yazayım istedim:
Film, sözüm ona, tersine dünyayı bize gösterek, Afro Amerikalıların (bundan sonra yerden kazanmak için siyah diyeceğim) çektiklerini gösteriyor. Bazı noktalarda güzel eleştirilerde bulunduğu açık (örneğin, filmde, her televizyon kanalında siyahların gözükmesi, ya da Louis’in oğlunun ısrarla siyah kahraman oyuncağını istemesi gibi). Ancak bu tersine dünyayı gösterirken, siyahların popüler kültür steryotiplerini de yinelediğini görüyoruz. Örneğin, Travolta tipik siyah steryotipi olan yayıla yayıla yürüme, konuşurken ellerini kollarını yayma gibi beden dili öğelerini kullanıyor. Bunun dışında, (siyah) polisler geldiğinde, bardan bir anda bir grubun çıktığını görüyoruz. Bu da başka bir siyah steryotipi olan çeteye (gangstar/mob) gönderme. Yol kenarında kavga eden beyazlar (yani, siyahlar), yol kenarında bekleyen beyaz (yani, siyah) bir fahişe… Bu film bize Afro Amerikalılar hakkında ne söylüyor: Bunların, steryotipleri yineleyerek var olduğunu.

Filmdeki başka bir ironi ise, başrolleri bir beyazın oynaması. Louis hakkında o kadar çok şey biliyoruz ki: iyi bir baba, çabalayan bir eş (ataerki başka mevzu), neredeyse düşmanı olmasına rağmen Thaddeus’la bir şeyler paylaşması vs. Louis gelişen ve değişen bir karakterken, Thaddeus tek boyutlu bir karakter. Bu durum, şu konuyu da ortaya seriyor: ırkçılığın/ayrımcılığın açıkça ya da üstü kapalı bir şekilde işlendiği bir filmi düşünelim. Bu filmlerde kim başrollerde oynar? Beyazlar. Bu filmde neden bir beyaz başrolde oynuyor? Değişen roller konusu bu noktada geçerli değil bir önceki dediklerimden dolayı. Bu filmi izleyen siyahlar kiminle kendilerini bağdaştıracaklar (identification)? Louis ile mi yoksa Thaddeus ile mi? Thaddeus’le ise, bu onlara ne verecek? Thaddeus hakkında ne biliyoruz ki? Buna karşılık, Louis hakkında çok şey… Dahası, filmin sonunda Louis, Thaddeus’u kurtarmak için kendi canını feda ederek İsa rolüne de soyunuyor.

Peki neden bu oluyor? Bunun kökeni ise Gramsci’nin hegemonya kavramında gizli. Gramsci der ki, dominant/baskın grup/sınıf, iktidarını koruyabilmek için, ezilen grupların rızasını almak durumundadır. Gramsci buna, hegemonik uzlaşım der. Bu olmaz ise, patlama olur, devrim olur, isyan olur. Bu yüzden, egemen ideoloji açılımlara ve değişimlere izin vermek zorundadır. Ancak, bu değişimleri ifade etme yöntemini de kendisi belirler. Örnek verecek olursak, örneğin kadınlar. Erkek egemen toplumda kadınlar ikinci sınıftır. İkinci dalga feminizmle birlikte sesini yükselten kadınlara baskın ideolojinin yanıtı ne oldu? Kadın dergilerinin kapaklarına bakmak yeterli bunu anlamak için: dominant ideoloji, artık kadının özgür olduğunu söylüyor. Peki nasıl? Kadın cinselliğini önplana çıkararak (arkadaşımda gördüğüm Dishy diye bir Türk dergisinin kapağında şu vardı: ‘Mastürbasyon: Orgazm olmak için erkeklere ihtiyacınız yok!’). Güzel olması gerektiğini ve bunun için kozmetiğe para harcaması gerektiği. Kısacası tüketimle özgürleşme konusu.

Bu uzun paragraftan sonra diyeceğim şu ki: Bu film görünürde siyahlara karşı bir empati sunuyor. Çektiklerinizi, yaşadıklarınızı anlıyoruz diyor. Ancak bunu yaparken, siyah steryotiplerini yineliyor ve siyah oyuncuyu yine ikinci plana atıyor. Nedeni ise, Hollywood ve hegemonya kavramlarında gizli.

[rate 2]


This post has 2 comments.

  1. Esra Yıldız
    02 Jun 06
    23:51

    Özellikle bu kadın konusunda söylediklerine birkaç şey de benden..Ne doğulu ne batılı olabilmiş Türk kadın imgesini anlamaya yardımcı olur diye düşünüyorum
    Oryantalizm ya da şarkiyatçılık olarak adlandırılan Batı’nın öteki olana-yani Doğu-bakış açısını içeren sosyolojik okumalarda kadın’ın önemli konumundan bahsedilir.
    Meyda Yeğenoğlu’nun da bahsettiği gibi Özellikle Batı için Doğulu kadın, keşfedilmeyi bekleyen,peçesinin ardında onlarca gizemi barındıran biridir.Yani aslında olduğu gibi değildir.Peçenin ardındakini merak edilen şeye ulaşmanın tek yolu ise fantezilerdir.Batılılara göre bu kadınlar aslında göründükleri gibi değildir.Şehvet dolu, isterik, erkeğini memnun etmeyi bilen ‘kölelerdir’
    Malek Alloula’nın From the Colonial Harem makalesinden de belirttiği gibi Batıların Bu kurdukları fantezi dünyası hakkında spekülasyon yapmak dışında ellerinden bir şey gelmez.Bu düzeni yapı bozuma uğratmak isterler ve burada senin de bahsettiğin Gramsci’nin de dediği gibi dominant/baskın grup/sınıf, iktidarını koruyabilmek için, ‘ezilen grupların rızasını almak durumundadır’.Kadın burada ezilen,bu hayattan çekip kurtarılması modernleşmesi,ehlileştirilmesi gereken grubu oluşturur ve kadınların bu konuda rızasını almaları gerekmektedir.
    Türk kadını ise bu anlamda ‘Kandırılmış’ olanı sembolize eder.Yine bahsettiğin gibi özgürlükçü, tek başına var olabilecek olan, tatmin olmak için bir erkeğe bile ihtiyacı olmayan kadın figürü ortaya çıkmıştır.Ama tabii bu figürün sağlıklı gelişip gelişmediği konusu ise muallak
    Batı-Doğu, Siyah-Beyaz, Kadın-Erkek…karşıtlığın olduğu yerde sürtüşme de vardır ve egemen olan grup her zaman öteki olanı ötekileştirecektir sanırım:)

  2. alper
    04 Jun 06
    17:05

    Aklımdaydı ama yazmayı unutmuşum. Kemal Tahir’in de Tersine Dünya adlı bir eseri var. Kadın-erkek güç ilişkilerinin tersine çevrildiği bir dünya sunuyor. İlkokulda şans eseri filmini izlemiştim, bunun üzerine de romanı okumuştum. İlginç şeyler vardı, filmi bulabilsek de tekrar izlesek.