20 Nisan Perşembe günü, okuldan çıkıp eve geldim. Eşyaları ayarladım ve Dreamtone Efe ile AŞTİ’ye gitmek için Kızılay’a doğru yola koyuldum. Ne zaman aceleniz olsa bir terslik çıkar ya, trafik vardı ve bu yüzden birkaç dakika geç kaldım. Neyseki, ne olur ne olmaz diye erken buluşuyorduk zaten.

Diğer elemanların biri, başka bir grupla daha erken çalacağından bizden ayrı gidiyordu. Geriye kalan üç kişi de Mesa’dan bineceklerdi. Her neyse, sonunda beş kişi otobüste başladık gitmeye.

Eh, konuşacağız tabii… Emrecan’la Efe’yle konuşurken, ara sıra çapraz önümüzde oturan Onur ve Oganalp’le konuşurken, önümüzdeki amcayla teyze rahatsız olmuşlar. Ama biz hiç fark etmedik Efe’yle. Amca ara sıra ‘tövbe tövbe’ yapıyormuş, teyze ‘pismilla’ diyormuş. Mola verdiğimizde Oganalp söyledi, susun biraz diye. Baktım, amca bana bakıyor, sırıtmadan duramadım. Mola sonrası otobüse binerken yine bakıyordu… Arkalarına oturduktan sonra kahkaha atmadan edemedim. Efe’ye “hadi konuşalım!” diyecektim ancak gülmekten sadece “hadi konuş…” çıktı ağzımdan. Böyle gıcık birisi değilimdir, ancak sesimize dikkat ediyorduk zaten.

Neyse, gece 11 gibi vardık İstanbul’a. Servisle Levent 4’e gittik. Otel ne taraftaydı diye bakınırken, yakındaki dolmuşçulara sorduk. O kadar yük ve beş kişiyi hızlıca cüzi bir paraya götürdü. Her şey kusursuzdu bu ana kadar (suspense yaratmıyorum, hiçbir sorun olmadı ardından da). Otele yerleştik, dışarı çıkıp bir şeyler atıştırdık. Geri geldik, odalara dağıldık. Diğer oda uyumuş hemen. Biz birer tane içip muhabbet ettik. Güzeldi, ancak ben uyuyamadan horlamaya başlamasın mı birisi… Bir şekilde uyuduktan sonra, sabah 7 gibi uyandım, sonra bir saat daha uyudum, ve zaten sonra kalkma vaktimiz geldi. Kahvaltı yaptıktan sonra, kahve keyfi, ardından da toparlanma başladı. Bu sırada komik bir şey oldu, resepsiyondaki adama sordum, büyük taksilere sığarmıyız eşyalarla diye, bir sorayım dedi. Bu sırada şöyle bir diyalog geçti taksi durağıyla resepsiyon arasında:

r: sizde diablolardan var mı?
t: (tahmin ediyorum ne dediğini) ne?
r: diablo diablo, büyük taksilerden var mı?
t: yok vs…

Bunu komik yapan şeyi anlatmam için biraz metal müzik kültürünüzün ve çevrenizde bununla dalga geçen birilerinin olması gerekli. Ancak başka bir yönüyle şunu söyleyeyim: Diablo diye bir bilgisayar oyunu vardı :) Fiat Doblo ile karıştırıyordu. Diablo yerine başka bir şey dese komik olmazdı, insanlık hali… Ancak böyle olunca, o gün kime anlatsam öldüler gülmekten.

Her neyse, iki taksiyle yola koyulduk İTÜ Ayazağa’ya doğru. Oldukça güzel ve geniş bir kampusları var, şaşırdım doğrusu. İTÜ Rock Klübü de çok emek ve para vermiş. Büyük bir sahne, her türlü alet ekipman, ilgili çalışanlar vs… Emrecan şöyle diyordu hatta: “Abi, zilleri takarken, bir teknisyen geldi, ne yapmamı istersin diye sordu. Gözlerim doldu” :) Geç başlayan konserler, genelde grubun kaprisinden değil, sesle uğraşan insanların uyuzluğundan kaynaklanıyor. İşini bilmeyen adamlara veriyorlar, onlar da zaten geç başladıkları işi geç bitiriyorlar. Bu sefer böyle bir problem yoktu.

Bu sırada ben de İTÜ’de okuyan, liseden arkadaşım Bengi’yle buluştum. Bir şeyler yedik, sohbet ettik. Dreamtone’a sıra gelince, ön taraflara geçtik. Her şey çok güzel gitti. Grup çok iyi çaldı, sahneleri süperdi… Grup playlist’ini bitirdiğinde, ‘hadi hadi daha çalın’ gibi istekler sonucu bir şarkı daha çaldılar. O şarkı da bitince “isteeeriz isteeeriz”ler başladı, bir şarkıyla daha devam edip bitirdiler. Oganalp’in seyirciyle diyalogu çok güzeldi gerçekten.

Konser sonrası, ufaktan toparlanıldı. Festival alanında biraz oturuldu, muhabbet edildi. Bu sırada, elinde Dreamtone’un albüm kitapçığı olan birini gördüm. Utangaç tavırlarla yaklaşmaya çalışan bir çocuktu. Okuldan iki araba ve bir taksiyle çıktık, ve Taksim’e doğru yola koyulduk. Bu bahsettiğim çocuk da gelmiş, farklı arabalarda olduğumuzdan ben görmedim. Bengi’nin bir iki küçük işini hallettik, sonra ben Robinson Croseo Kitabevi’ne uğradım. Bu sırada herkes de gelmiş oldu. Mihribah bilmem ne diye ünlü olduğunu öğrendiğim bir yere gidiyorlarmış. Biz sizi buluruz diyerek, kitapları kurcaladıktan sonra onların yanına doğru gittik Bengi’yle. Aşağı inin, sol tarafta demişlerdi, ancak birkaç dakika bulamadık. Ben arayayım deyince, Bengi bekle buluruz dedi. İlk başta anlam veremedim, ve dalga geçer gibi sordum, “ne yani, ne biçim İstanbullu derler diye mi?” dedim, evet dedi, şaşırdım oldukça :) Neyse, mekanı bulduk, bir de ne göreyim, çekingen dediğim çocuk muhabbeti kurmuş, gülüyor eğleniyor falan :) Daha sonra öğrendim ki, kimse tanımıyormuş. Grubu seviyormuş, gelmiş. Orada yiyip, içip, sohbet ettikten sonra, kahve içmek için yakınlarda bir yere gittik.

Şimdiye kadar yazmadım ancak, yorgunluktan ölmekteyim. Bizim bölümden tanımadığım bir kızla karşılaştık kahve içerken. Hep böyle olur ya… O kişiyle hiç muhabbetin yoktur, şehirdışında görünce “aa naber” diye atlarsın. Uzaktan ‘merhaba, naber’ vs dedikten sonra, kahvelerimiz de bittikten sonra kalktık, otobüse bindik.

O kadar yorulmuşum ki… Normalde otobüslerde hiç uyuyamam. Bir Bolu’da mola verdiğimizde uyandım (hayal meyal hatırlıyorum), bir de Mesa’ya geldiğimizde. Sabahın 6.30’unda Ankara’ya geldik. Eve geldim, üstümü değiştirdim ve uyudum.

Tags: , ,

This post has no comment.