Eskiden nasıldı bilmiyorum, ama günümüz yaşamının metinlerarasılığı (intertextuality) çok fazla kullandığını düşünüyorum bazen. Bunu kendi içinde tutarlı bir ‘teori’yle falan açıklamaya çalışmayacağım. Ancak bir süredir düşündüğüm bir şey var.

Metinlerarasılığın sadece edebiyatla sınırlı olmadığını öğrendiğim günden beri bazı şeyleri düşünüyor ve etraftaki metinlere daha fazla dikkat ediyorum. Medya Çalışmaları celebrity‘si John Fiske’nin metinlerarasılık tanımından bahsedeyim: Fiske’e göre, yatay ve dikey olmak üzere iki türlü metinlerarasılık var. Yatay, şöyle oluyor: örneğin, bahsettiğimiz bir film ise, filmin afişi ve filmin kendisinin arasındaki ilişki. Dikey ise, örneğin 11 Eylül’den sonra, filmlerle, bilgisayar oyunlarıyla, haberlerle, Arap imajının aldığı hal. Kısacası, bu ayrı iletişim araçları/metinler arasındaki bu şekildeki ilişki.

Bunun dışında bir de şu var: Bir medya çalışmaları kitabında okuduğum örneği yineleyeyim. Televizyon dizileri, izlenebilmek için izleyicinin ilgisini daima korumak zorundadırlar. Filmler ise, izleyiciyi bir kere sinema salonuna çektiğinde amacına ulaşmış sayılır. Tür/genre/janr, belli uzlaşımları taşıyan ürünleri bir araya getiren başlık oluyor. Türler, belli uzlaşımlarla işlediğinden, aynı türdeki filmler arasında benzerlik illaki oluyor. Peki bunun metinlerarasılık ile ilgisi ne? Şöyle ki; filmleri izlerken birçoğumuz diğer filmlere yapılan göndermeleri fark etmiyoruz. Ancak, filmin afişi, ona dikkatli bakalım ya da bakmayalım, öncelikle o türe, sonra da o ana kadar izlediğimiz bu türdeki filmlere göndermeler yapıyor ve filmden ne bekleyeceğimizi bilmemizi sağlıyor. Zaten genellikle de, bu beklentilerimiz karşılandığında filmi başarılı buluyoruz. Uzlaşımları olan bir türe uymayan filmler ise yine bu şekilde işliyor. Jean Pierre Jeunet’in Delicatessen ve City of Lost Children filmlerini (kitaptaki örnek) düşünün. Kitapta yazdığına göre, City of Lost Children çıktığında, “Delicatessen’in yönetmeninden” gibi bir sloganla duyurulmuş. Kısacası, yine, izleyicinin bu yönetmek hakkındaki önceki bilgilerine gönderme yapılmış.

Bunlardan bahsettikten sonra, biraz da bu yakınlarda dikkatimi çeken bir iki örnek vereyim. Yalın adlı şarkıcının “Keşke” adlı şarkısı buna örnek: “[…]Üzülmeseydi şarkılar/hala sana yazılıyorlar/hala buram buram sen kokuyorlar.” Görüldüğü gibi bu şarkı kendi kendine (ve diğer şarkılara) gönderme yapıyor. Pink Floyd’un “Let There Be More Light” adlı şarkısı da yine metinlerarasılık taşıyor. Eski Ahit’teki Yaratılış bölümünde, Tanrı güneşi/ışığı yaratırken, bu durum şöyle anlatılır: “let there be light” (Tanrı ışık olsun dedi). Bu şarkının adı, İncil’e ve dine gönderme yapıyor kısacası.
Bunun dışında, edebiyat okuduğumdan mıdır nedir, günlük yaşamda konuşurken bunu yaptığımı fark ettim. Aklıma örnek gelmiyor şu an, ancak ara sıra fark ediyorum bir şeyler söylerken.

E, ne demişler: “What has been is what will be, and what has been done is what will be done, and there is nothing new under the sun. (Ecclesiastes 1:9)” (“Ne var idi ise, olacak odur ve ne yapıldı ise, yapılacak odur ve güneş altında yeni bir şey yok.”)


This post has no comment.